Jen Sullivan’ın Lemurya Anıları
Jen Sullivan’ın “A Child of the Universe” adlı kitabı, yalnızca kadim Lemurya uygarlığının hikâyesini değil, aynı zamanda kendi ruhsal uyanışının da öyküsünü anlatıyor. Ancak bu kitap, sıradan bir tarih ya da spiritüel keşif kitabı değil — geçmiş yaşam hatıralarının kapılarını aralayan sıra dışı bir deneyimin ürünü.
İçindekiler
Bu hikâye, Florida Keys’te çocukları aynı okula giden iki annenin parkta tanışmasıyla başlıyor. O yıllarda Jen, yarkın arkadaşı Sarah Breskman Cosme’nin Kuantum Hipnozla Şifa Tekniği (QHHT) uygulayıcısı olduğunu bilmiyordu.
Yıllar sonra, 2017’de Irma Kasırgası Florida Keys’i yıktığında, iki arkadaş her şeylerini kaybettiler. Jen bu zorlu dönemde beklenmedik bir sağlık kriziyle karşılaştı: Beyninde sıvı birikmesine yol açan “pseudotumor cerebri” teşhisi konmuştu. Görme yetisini kaybetmeye başlamış, ağır ilaçlara kötü tepki veriyor ve giderek umudunu yitiriyordu.
Tam o sırada Sarah’dan bir telefon geldi. QHHT üzerine çalıştığını söyleyip Jen’e bir seans teklif etti. Jen, ne hipnozdan ne de geçmiş yaşam çalışmalarından haberdardı, ama içinden gelen bir ses “evet” dedi. Ve o karar, onun hem bedensel hem ruhsal olarak yeniden doğuşunun başlangıcı oldu.
Hipnoz seansları ilerledikçe, Jen’in bilinci kadim çağların ötesine açıldı. Hatırladığı yaşamlar Lemurya’nın yükselişini, Atlantis’in doğuşunu ve yıldızlardan gelen varlıkların insanlıkla birleşimini anlatıyordu.
Bu sadece bir şifa süreci değil, unutulmuş bir bilincin yeniden uyanışıydı.
Jen o deneyimi şöyle özetliyor:
Bir noktada bunun sadece bana değil, insanlığa ait bir hatırlayış olduğunu anladım. Bu bilgi hepimizin içinde uyuyor — sadece doğru zamanı bekliyor.
Lemurya’da Bir Prensesin Hayatı
Ben, Kala, Lemurya’da bir prenses olarak dünyaya gelmiştim. Çocukluğumdan itibaren, gelecekte bir gün güce sahip olacak bir kadın olarak yetiştirildim. Büyükannem, annem ve saraydaki diğer kişiler bana nasıl davranmam gerektiğini, hangi görevleri üstlenmem gerektiğini öğretiyorlardı. Ancak genç bir kadın olarak kendi yolumu çizmek, özgürce yaşamak istiyordum. Bu yüzden büyümek, eğitim ve disiplin ile dolu bir mücadeleye dönüşmüştü.
Lemuryalılar, doğayla uyum içinde yaşayan bir toplumdu. Bizler, kırmızı kristalleri kullanarak meditasyon yapıyor, onlardan rehberlik alıyorduk. Bu kristaller, hastalıklara karşı bir bağışıklık sağlıyor, hastalıklardan bizi koruyordu. Ölümler olabiliyordu, kazalar ve yaralanmalar yaşanabiliyordu, ancak kimse enfeksiyon kapmıyordu. Kristaller, yalnızca bağışıklık sağlamakla kalmıyor, toplumun ruhsal ve enerjik bağlantısını güçlendiriyordu. Bizler, diğer toplumların ulaşamadığı bir seviyede ruhsal farkındalığa sahiptik. Maddi teknoloji yerine, doğayla, güneşle ve suyla uyumlu bir yaşam sürüyorduk; basit ama mutlu ve tatmin edici bir yaşam.
Benim için ise tüm bu bilgiler ve görevler doğal bir durum değildi. Sadece bir hayat yaşamak, sevmek ve çocuk sahibi olmak istiyordum. Bu, annemle aramızda sürekli bir çatışma kaynağıydı; o tam anlamıyla bir kraliçe olarak görevini yerine getiriyordu ve ben ondan beklentileri karşılamakta zorlanıyordum.
20 yaşına geldiğimde, toplumumuzda kadının çocuğunu dünyaya getirme süreci oldukça ritüel bir şekilde düzenleniyordu. Annemin ve büyükannemin gözetiminde, Lemurya’nın farklı bölgelerinden seçilen erkekler, seçilmişlerin genetik özelliklerini devam ettirmek için bu süreçte rol alıyordu. Bu uygulama bana biraz garip gelse de benim için ilk denemede başarılı oldu ve güzel bir kız çocuğu dünyaya getirdim.

Atlantis’in Ziyareti ve Lemurya’nın Düşüşü
Lemurya’da huzurlu ve dengeli bir hayat sürerken, bir gün bilinmeyen bir yerden ziyaretçiler geldi. Bu kişiler, Atlantis’ten gelmişlerdi ve toplumlarının bir virüsle sarsıldığını söylüyorlardı. İhtiyaçları olan, bizim sahip olduğumuz kırmızı kristallerinin enerjisiydi; çünkü bu kristaller, onların toplumlarında kaybolmuş sağlık ve bağışıklık teknolojilerini yeniden canlandırabilirdi.
Ancak meditasyonlarımız sırasında aldığımız rehberlikte mesajı netti: “Atlantislilere hiçbir kristali vermeyin. Onlar bunu kullanacak ve insanlara zarar verecekler. Kendi evrimlerini kendi başlarına tamamlamaları gerekiyor.”
Ne yazık ki annem, Atlantisli liderlerden birine küçük bir kristal verdi. Bu eylem, Lemurya’nın sonunu hazırladı. Atlantis, yüksek teknolojiye sahip, uçan araçlar ve kristalleri kullanarak enerji üreten gelişmiş bir toplumdu. Kırmızı kristallerini yeniden ele geçirip, kendi teknolojilerini canlandırmak istiyorlardı. Ancak Lemurya halkı, doğayla uyum içinde, mükemmel sağlık ve basit bir yaşam sürüyordu. Atlantisliler bunu anlamayıp, saldırgan bir şekilde kristalleri ele geçirmeye çalıştılar.
Bir gece, sahildeyken gözlerimle devasa bir dalga gördüm. Atlantisliler, okyanus tabanına yerleştirdikleri enerji cihazlarıyla devasa tsunami dalgaları yaratmıştı. Bu dalgalar, Lemurya’nın sarayını, halkını ve ailemi yok etti. O an, küçük kızım ve büyükannem için çaresiz bir çaba içindeydim; duvarlara tırmanıyor, onlara ulaşmaya çalışıyordum. Ama dalga her şeyi yok etti.
Beni, Atlantisliler bir ışık küresiyle yakaladı ve Lemurya’nın yıkımını izlemeye zorladılar. Tüm halkım, saray ve sevdiklerim gözlerimin önünde yok oldu. Ardından, kendimi bir mahkûm olarak Atlantis’te buldum.

Atlantis’te Esaret ve Chimera Çocuklar
Lemurya’nın yıkımından sonra, esir alındım ve Atlantis’te hapsedildim. Amacım, kırmızı kristallerinin gücünü ve kullanım sırlarını ortaya çıkarmaktı. Ancak bu süreç onlar için bir deneye dönüştü. Yıllarca süren şok terapiler, deneysel çalışmalar ve psikolojik işkencelerle, bilgilerimi zorla almaya çalıştılar. Fakat hiçbir şekilde vermedim; meditasyonlarım ve içsel bağlantım, kristallerin sırlarını korumamı sağladı.
Atlantisliler, yaptıklarının sonuçlarını kavrayabilecek ruhsal olgunluğa sahip olmadan, sadece teknolojilerini kullanarak hibrit çocuklar yarattılar. Bu Chimera ya da hibrit çocuklar, gelişmiş psişik yeteneklere sahipti ve kristallerin enerjisine erişebiliyorlardı. Atlantis, teknolojik olarak ileri olmasına rağmen, bu psişik yetenekleri kullanacak bilinç ve ahlaki anlayıştan yoksundu. Bu yüzden çocukları sömürdüler, onları enerji üretmek için kullandılar ve hatta öldürdüler.
Bu çocuklar, bir virüs yıkımı sonunda yaratılmıştı ve toplumundan uzak tutulmaları gerekiyordu. Çocukları başka adalara gönderiyormuş gibi gösterip, aslında onları enerji kaynakları olarak kullanıyorlardı.
Atlantisliler, kendi körlükleri ve açgözlülükleri yüzünden bu çocukların potansiyelini fark edemediler. Oysa, bu hibritler onların toplumunu iyileştirebilecek çözümü sunuyordu; ama onları görmezden geldiler ve sömürdüler. Bu, Atlantis’in hem manevi hem teknolojik çöküşünün temel sebeplerindendi.

Atlantis’in Çöküşü ve Lemurya’dan Gelen Dersler
Atlantis’in çöküşü, Lemurya’nın yıkımından yaklaşık 60 yıl sonra gerçekleşti. Bu süre zarfında, ben tutsak olarak yaşlanırken Atlantis toplumundaki karmaşayı gözlemledim. Liderlik sorunları, iç politik kargaşa ve etik dışı teknolojik uygulamalar, toplumu kendi içine kapatmıştı. İnsanlar, sadece kendi çıkarlarını gözetiyor, yaşamın tüm vehçelerini sömürüyordu.
Yaşlılık dönemimde, mahkumiyetten kurtulmam sağlandı. Kimse kim olduğumu bilmiyordu; tek bir genç yargıç beni hatırladı. Onun sayesinde, Lemurya bilgilerini ve kırmızı kristallerin sırlarını bir başka özel gence aktardım. Bu genç, animal/hibrit çocukların özelliklerini taşıyordu ve uzunca yıllar saklanmıştı. Onunla birlikte Atlantis’i bu enerjiyi kullanarak yok ettik. Bu, bir bakıma karmik dengeydi; Atlantis, Lemurya’ya yaptıklarının bedelini ödemiş oldu.
Bu deneyimler, bana ve diğerlerine geçmiş yaşamların ve kolektif hafızanın önemini öğretti. Her bireyin kendi içsel gücünü keşfetmesi, geçmiş yaşamların getirdiği travmaları anlaması ve bunları işleyebilmesi, bugünkü yaşam kalitesini belirliyordu.
Lemurya ve Atlantis’in hikayesi, teknolojinin etik ve ahlakla birleşmediğinde nasıl felakete yol açabileceğini, psişik ve manevi güçlerin kötüye kullanıldığında ne kadar yıkıcı olabileceğini gösteriyor. Lemurya, doğayla uyum ve kolektif bilinç sayesinde uzun süre barış içinde var olmuşken; Atlantis, kendi teknolojik üstünlüğünü ahlaki rehberlikten yoksun şekilde kullanmıştı.
Bugün Dünya’da da benzer bir durum söz konusu: gelişmiş teknoloji, etik ve bilinçsizce kullanıldığında toplumu ve gezegeni tehdit ediyor. Ancak her zaman umut var; bireylerin kendi iç güçlerini bulması, geçmişi anlaması ve bilinçli seçimler yapmasıyla, toplumlar da kolektif olarak bir dönüşüm yaşayabilir.
Bu hikayeler, geçmiş yaşam travmalarının yalnızca bireysel değil, aynı zamanda toplumsal bir boyutu olduğunu gösteriyor. Hatırlamak, anlamak ve öğrenmek, hem kişisel hem de kolektif bir uyanışın anahtarı.
Kaynak:
www.exopolitics.org









