Antartika’nın Gizli Tarihi – Bölüm 1
ESRARENGİZ THULE CEMİYETİ
Giriş – Antartika’nın Altında Gizli Tarihi
Bu yazı dizisi, Antarktika’yı yalnızca medeniyete uzak bir uç nokta değil, bilinçli biçimde gizlenmiş bir tarihinin merkezi olarak ele alır. Çalışmanın temel dayanağı, uluslararası ilişkiler ve egzopolitika alanında önemli araştırmalarıyla tanınan Dr. Michael Salla’nın Antarctica’s Hidden History adlı eseridir.
Salla, bu kitabında ana akım tarihin dışında bırakılan belgeleri, gizliliği kaldırılmış devlet arşivlerini, askeri raporları ve içeriden bilgi sızdıran tanıkların anlatılarını bir araya getirerek, Antarktika’nın İkinci Dünya Savaşı sonrası küresel güç dengelerindeki rolünü sorgular. Amiral Byrd’ün günlüklerinden Operasyon Paperclip’e, Gizli Uzay Programları’na dair tanıklıklardan kurumsal yapılanmalara uzanan bu çok katmanlı araştırma, tekil iddialardan ziyade örtüşen verilerin oluşturduğu bir paralel tarih sunar.
Takip eden bölümler, okuru kesin hükümler vermeye değil; resmi anlatıların ötesine bakmaya, buzun altında kalan bu sessizliğin neden bu kadar sıkı korunduğunu sorgulamaya davet eder.
Antigravite, Hitler ve Alman Donanmasının Gizli İttifakı
İnsanlık tarihinin en karanlık dönemlerinden biri olarak kabul edilen Nazi Almanyası’nın yükselişi, aslında klasik tarih kitaplarının bize anlattığı ekonomik kriz veya siyasi çekişmelerin çok ötesinde, derin ve ezoterik bir temel üzerine inşa edilmiştir. Bu sürecin kalbinde, sadece siyasi bir kulüp değil; antik metinleri, okült bilgileri ve dünya dışı bağlantı iddialarını bir teknoloji laboratuvarı gibi kullanan Thule Cemiyeti (Thule-Gesellschaft) yer almaktadır. Thule, I. Dünya Savaşı’nın yıkımından çıkan Almanya’da, devletin ve ordunun içine sızmış elit bir grubun, dünyayı ve uzayı algılama biçimini kökten değiştirecek bir “alternatif bilim” arayışıdır. Bu yapı, Cermen halkını dünyadaki baskın güç haline getirecek olan “kayıp teknolojileri” (Vril enerjisi ve Antigravite) yeniden keşfetmek için mistik bir mühendislik sahası oluşturmuştur.
THULE CEMİYETİ VE ANTİGRAVİTE UZAY ARAÇLARI (AR-GE SÜRECİ)
Thule Cemiyeti’nin teknolojik atılımının temelinde, bilinen aerodinamik yasaları bütünüyle reddeden bir enerji anlayışı yatmaktadır. Bu yapı, bilimin sadece maddeyle sınırlı olmadığını, bilincin ve ruhsal enerjinin de fiziksel dünyaya müdahale edebileceğini savunuyordu. Cemiyetin üyeleri, evrenin her yerini kaplayan ve sonsuz bir güç kaynağı olan “Vril” enerjisini manipüle ederek, hiçbir yakıt kullanmadan yerçekimine meydan okuyan araçlar yapılabileceğine inanıyorlardı. Bu inanç, onları geleneksel petrol veya kömür bazlı motorlardan tamamen farklı bir yöne; vorteks fiziğine ve bilincin teknolojiyle birleştiği bir mühendislik sahasına itti.
Maria Orsic ve Aldebaran Bağlantısı
Thule ve onun iç halkası olan Vril Cemiyeti’nin kalbinde, Maria Orsic adındaki genç ve medyumsal yetenekleri olan bir kadın figürü dikkat çeker. Maria Orsic’in 1919 yılından itibaren Aldebaran yıldız sisteminden telepatik mesajlar almaya başladığını görüyoruz. Bu mesajlar, standart bir dilde değil, antik Sümer sembolleri ve teknik çizimler halindeydi. Maria ve yanındaki diğer kadınlar (Vril Maidenlar), bu çizimlerin aslında bir “yıldızlararası uçan taşıta” ait olduğunu deşifre ettiler. Thule Cemiyeti’nin üst düzey yöneticileri, bu bilgileri bir fantezi olarak görmek yerine, zengin Alman endüstriyellerinden gelen devasa fonları bu “Jenseitsflugmaschine” (Öte Dünya Uçuş Makinesi) projesine aktardılar. Bu, insanlık tarihinin medyumsal kanallık yoluyla geliştirilen ilk gizli uzay programıdır.
Implosion (İç Patlama) Teknolojisi ve Vorteks Fiziği
Teknik boyutta Thule’nin bilimi, patlama (explosion) odaklı yanmalı motorlara tam bir karşıtlık sergiler. Nazi mühendisleri doğanın “yıkıcı patlamalarla” değil, “yapıcı girdaplarla” (vorteks) çalıştığını keşfetmişlerdi. Bu noktada Viktor Schauberger gibi dehaların “doğayı anla ve taklit et” felsefesi devreye girer. Geliştirilen motorlar, enerjiyi dışarı iterek (roketlerde olduğu gibi) değil, enerjiyi kendi içine doğru bir girdap şeklinde çekerek (implosion) bir vakum etkisi ve yerçekimi boşluğu yaratıyordu. Bu teknoloji, araçların sürtünme olmaksızın hareket etmesine ve bugün UFO olarak adlandırılan manevra kabiliyetine kavuşmasına imkan tanıdı. Thule’nin sponsor olduğu bu çalışmalar, II. Dünya Savaşı başlamadan yıllar önce ilk uçan daire prototiplerinin gizli hangarlarda uçmaya başlamasını sağlamıştı.
THULE CEMİYETİ’NİN SİYASİ YÜZÜ: HİTLER’İN SEÇİLİŞİ
Thule Cemiyeti, elde ettiği bu devasa teknolojik üstünlüğü dünyaya dayatabilmek ve kitleleri mobilize edebilmek için güçlü bir siyasi enstrümana ihtiyaç duyuyordu. Cemiyetin kurucusu Rudolf von Sebottendorff, teknik bir başarının halkı peşinden sürükleyemeyeceğini, onlara karizmatik bir “Mesih” figürü sunulması gerektiğini biliyordu. Adolf Hitler, tam da bu amaçla özenle seçilmiş, eğitilmiş ve parlatılmıştır. Hitler, başlarda sadece hitabet yeteneği olan sıradan bir askerken, Thule üyelerinin ona aşıladığı ezoterik ideolojiyle bir kült liderine dönüştürülmüştür.
Pan-Cermenik Hareket ve Ezoterik İdeoloji
Hitler, Thule Cemiyeti’nin bir alt kolu olan Alman İşçi Partisi’ni (DAP) yönlendirmek üzere görevlendirildiğinde, aslında cemiyetin gizli gündemine hizmet ediyordu. Cemiyet ona, Cermen ırkının dünya dışından gelen üstün bir ırkın varisi olduğu ve “Hyperborea” gibi kayıp kıtalara dayanan bir tarih tezi sundu. Hitler, bu mitolojiyi kitlelere “Üçüncü Reich” vizyonuyla pazarlarken, perde arkasındaki Thule elitleri çoktan uzay çağına geçmiş, dünyadan bağımsız gizli bir koloninin (Dördüncü Reich) planlarını yapıyordu. Hitler, cemiyet için sadece halkın desteğini toplayan ve dikkatleri dağıtan bir vitrin liderdi; asıl güç ise bu ileri teknolojileri kontrol eden gizli grupların elindeydi.
ALMAN DONANMASI (KRIEGSMARINE) VE ASKERİ İSTİHBARAT DESTEĞİ
Mistik bir cemiyet olan Thule’nin, Alman ordusunun en disiplinli birimi olan Donanma (Kriegsmarine) ile kurduğu ittifak, bu hikayenin en sarsıcı ayaklarından biridir. Amiral Canaris gibi figürlerin yönetimindeki donanma istihbaratı, Thule Cemiyeti’nin çalışmalarını “ulusal güvenlik” kapsamında görerek koruma altına almıştır. Donanma, geleneksel kara ordusunun hantal yapısından ziyade, kendi gizli ve su altı yeteneklerini bu yeni uçuş teknolojileriyle birleştirmeyi amaçlıyordu.
Askeri İstihbaratın Ezoterik Bilime Yatırımı
Alman Donanma İstihbaratı, Thule ve Vril cemiyetlerine fon sağlamanın ötesine geçerek, Maria Orsic’in kanallık bilgilerini askeri bir disiplinle projelendirdi. Bu destek, teorik çalışmaların gerçek mühendislik harikalarına (Haunebu ve Vril serisi araçlar) dönüşmesini hızlandırdı. Donanmanın bu süreçteki asıl stratejik planı ise bir “kaçış yolu” inşa etmekti. Savaşın gidişatı ne olursa olsun, bu ileri teknolojiler donanmanın U-Boat filoları aracılığıyla ulaşılması imkansız bir bölgeye; Antarktika’nın buzları altına taşınacaktı. Donanmanın Thule ve Hitler’e verdiği bu destek, bugün “Gizli Uzay Programı” (Secret Space Program) olarak adlandırdığımız yapının ilk gerçek askeri-endüstriyel temelini oluşturmuştur.

ABD ŞİRKETLERİNİN NAZİ ALMANYASI’NIN YÜKSELİŞİNDEKİ ROLÜ
Küresel Sermaye, Gizli Silahlanma ve İhanet Ekonomisi
Nazi Almanyası’nın mucizevi görülen teknolojik ve askeri yükselişi, madalyonun diğer yüzüne bakıldığında, sınırları aşan devasa bir finansal iş birliğinin ürünüdür. Bu yükseliş sadece Alman mühendisliğinin başarısı değil; okyanus ötesindeki Amerikanın kurumsal devlerinin, ideolojik farklılıkları bir kenara bırakarak sunduğu stratejik desteğin bir sonucudur. II. Dünya Savaşı’nın resmi tarihlerinde genellikle göz ardı edilen bu bölüm, Alman Donanması’nın ve Nazi Partisi’nin gizli silahlanma sürecinde Amerikan sermayesinin nasıl “can suyu” olduğunu tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir.
ABD ŞİRKETLERİNİN ALMAN DONANMASI VE NAZİ PARTİSİ’NİN GİZLİ SİLAHLANMA HAREKETİNE DESTEĞİ
Versay Antlaşması’nın getirdiği ağır kısıtlamalar altında ezilen Almanya, gizli silahlanma programını yürütebilmek için sadece teknolojiye değil, aynı zamanda uluslararası meşruiyeti olan finansal bağlantılara ihtiyaç duyuyordu. Bu noktada, ABD merkezli dev şirketlerin ve bankaların devreye girdiğini görüyoruz. Bu iş birliği sadece ticari bir alışveriş değil, ileride kurulacak olan askeri-endüstriyel kompleksin (MIC) prototipini oluşturuyordu.
Gizli Finansman ve Lojistik Ortaklıklar
Alman Donanması’nın (Kriegsmarine) özellikle denizaltı (U-Boat) teknolojisini ve radar sistemlerini geliştirmek için ihtiyaç duyduğu hammadde ve patentlerin büyük bir kısmı ABD üzerinden sağlandı. Standard Oil (Rockefeller grubu), Almanya’nın savaş makinesi için hayati öneme sahip olan sentetik kauçuk ve yüksek oktanlı uçak yakıtı teknolojilerini (IG Farben aracılığıyla) Nazilerin kullanımına sundu. Bu teknolojik transfer olmasaydı, Alman Hava Kuvvetleri (Luftwaffe) ve Donanması’nın bu kadar hızlı bir mobilizasyon kapasitesine ulaşması imkansızdı.
Morgan ve Rockefeller Ailelerinin Etkisi
Sadece endüstri devleri değil, Wall Street’in dev isimleri de bu denklemin içindeydi. J.P. Morgan ve Rockefeller bağlantılı bankalar, Alman sanayisinin yeniden yapılandırılması (Dawes ve Young Planları) sürecinde milyarlarca dolarlık kredi akışını yönettiler. Bu krediler, Thule ve Vril cemiyetlerinin yürüttüğü o gizli antigravite araştırmalarına dolaylı yoldan muazzam bir bütçe sağladı. Amerikan sermayesi, Almanya’nın “gizli projeler” yürütebileceği devasa fabrikaların ve laboratuvarların inşa edilmesine olanak tanıdı.
ABD ŞİRKETLERİ VE HİTLER’İN İKTİDARA YÜKSELİŞİ
Hitler’in etkili bir sokak hatibinden, dünyanın en güçlü ordusunun başkomutanlığına uzanan yolu, sadece Alman halkının oylarıyla değil, küresel finans elitlerinin stratejik onayıyla döşenmiştir. Birçok ABD’li yönetici, Hitler’i Avrupa’da komünizme karşı bir baraj ve karlı bir iş ortağı olarak görüyordu.
Henry Ford ve Hitler Hayranlığı
Bu kurumsal desteğin en sembolik isimlerinden biri Henry Ford‘dur. Ford, sadece ideolojik olarak Hitler’i desteklemekle kalmamış, aynı zamanda Almanya’daki fabrikaları aracılığıyla Nazi ordusuna araç ve ekipman sağlamıştır. Hitler’in ofisinde Henry Ford’un bir portresini bulundurması ve ona “Büyük Haç” nişanı takdim etmesi, bu “tehlikeli dostluğun” sadece bir örneğidir. Ford’un Almanya’daki kârları, savaşın en şiddetli dönemlerinde bile özel hesaplar aracılığıyla korunmuş ve Nazi savaş sanayisine yakıt olmuştur.
ITT ve IBM: Sistemin Beyni
Savaşın lojistiği ve yönetimi noktasında ise teknoloji devleri sahnedeydi. ITT (International Telephone & Telegraph), Alman ordusunun iletişim altyapısını modernize ederken, IBM‘in o dönemdeki iştirakleri, Holokost’un ve askeri lojistiğin yönetiminde kullanılan delikli kart sistemlerini sağladı. Bu durum, Amerikan kurumsal aklının, Nazi rejiminin en karanlık operasyonlarına kadar nüfuz ettiğini kanıtlamaktadır. Salla’nın bu noktadaki vurgusu önemlidir: Eğer bu kurumsal destek çekilseydi, Üçüncü Reich’ın küresel bir tehdit haline gelmesi teknik olarak mümkün olamazdı.
ANTARKTİKA BAĞLANTISINA DOĞRU KURUMSAL STRATEJİ
ABD şirketlerinin sağladığı bu devasa ekonomik ve teknolojik güç, Nazilere sadece Avrupa’da bir savaş yürütme şansı vermedi; aynı zamanda onları “dünya dışı” projelere ve Antarktika gibi uzak bölgelere yönlendirecek olan o ekonomik bağımsızlığı kazandırdı. Bu şirketler, Almanların Antarktika’da üs kurma girişimlerini (Neuschwabenland operasyonları) sessizce izlediler ve lojistik ağlar üzerinden desteklediler.
Savaş sonrasında gerçekleştirilecek olan “Operasyon Paperclip” aslında bu eski ortaklığın bir devamıydı. Savaş biterken, bu Amerikan şirketleri ve istihbarat servisleri, Nazi mühendislerini ve onların gizli teknolojilerini ABD’ye taşımak için yarıştılar. Amaç, Antarktika’da temelleri atılan o gizli uzay programını kurumsal bir çatı altında, ancak bu sefer “Amerikan bayrağı” altında devam ettirmekti.

ALMAN ŞİRKETLERİNİN ANTARKTİKA OPERASYONLARI
Buz Altındaki Üsler, Uçan Daire Üretimi ve Dördüncü Reich’ın Finansal Temelleri
Nazi Almanyası’nın 1930’ların sonuna doğru yönünü Antarktika’ya çevirmesi, basit bir keşif merakı veya topraklarını genişletme arzusu değildi. Bu, çok daha büyük ve karanlık bir “B Planı”nın hayata geçirilmesiydi. Thule ve Vril cemiyetlerinin ezoterik bilgisi ile Alman endüstri devlerinin üretim gücü, Avrupa’da yaklaşan savaşın ötesinde, ulaşılamaz bir kalede “Dördüncü Reich”ı inşa etmek için birleşmişti. Bu bölümde, Nazilerin yaşanması imkansız görülen bu kıtayı nasıl kolonize ettiklerini ve bugün UFO olarak adlandırılan araçların seri üretimine nasıl başladıklarını inceliyoruz.
ULAŞILMAZ KITA: ANTARKTİKA’DA ALMAN ÜSLERİNİN İNŞASI
1938-1939 yıllarında Amiral Richard Byrd’ün Antarktika keşiflerinden önce, Almanlar “Schwabenland” gemisiyle kıtaya çoktan ulaşmış ve devasa bir bölgeyi “Neuschwabenland” (Yeni Svabya) olarak ilan etmişlerdi. Ancak asıl şaşırtıcı olan, buzun üzerindeki bayrak dikme törenleri değil, buzun altındaki devasa operasyonlardı.
Buz Altındaki Termal Vahalar ve Mağaralar
Alman bilim insanları ve Donanma (Kriegsmarine), Antarktika’nın belirli bölgelerinde volkanik aktivite nedeniyle buzun altında devasa, sıcak su kaynaklı mağara sistemlerinin bulunduğunu keşfettiler. Bu mağaralar, dışarıdaki dondurucu soğuktan tamamen izole, yaşanabilir ve devasa denizaltı filolarının gizlice girebileceği kadar büyük kanallara sahipti. Alman Donanması’nın en üst düzey komutanı Amiral Karl Dönitz, 1943 yılında bu durumu şu sözlerle teyit ediyordu: “Alman denizaltı filosu, dünyanın başka bir yerinde, Führer için aşılmaz bir kale, bir Shangri-La inşa etmekten gurur duyar.” Bu “kale”, buzun altına inşa edilen ve “Base 211” (Üs 211) olarak adlandırılan devasa yer altı tesislerinin ilk adımıydı.
Lojistik ve İnşaat Süreci
Bu üslerin inşası için binlerce ton malzeme, devasa denizaltılar (U-Boat) ve özel olarak modifiye edilmiş nakliye gemileri kullanıldı. Bu lojistik ağın başında, Alman endüstri devleri yer alıyordu. Mağaraların içindeki nemli ve sıcak hava, makinelerin çalışması ve insanların yaşaması için uygun hale getirildi. Bu süreçte sadece Alman mühendisler değil, daha sonraki bölümlerde detaylandıracağımız “köle gücü” de bu imkansız inşaatın gizli kahramanları (!) oldu.
ALMAN ŞİRKETLERİ VE UÇAN DAİRE ÜRETİMİ
Antarktika’daki üsler sadece birer sığınak değil, dünyanın en ileri teknoloji üretim merkezleriydi. Thule ve Vril cemiyetlerinin Maria Orsic aracılığıyla elde ettiği antigravite çizimleri, burada Haunebu ve Vril serisi araçlara dönüştürüldü.
Seri Üretime Geçiş: Haunebu ve Vril Serileri
Bölüm 1’de bahsettiğimiz prototipler, 1940’ların başında artık seri üretim aşamasına gelmişti. BMW, Siemens, AEG ve Arado gibi dev şirketlerin en seçkin mühendisleri, bu gizli projelerde görevlendirildi.
- Vril Serisi: Daha çok medyumsal kanallık bilgilerine dayanan, hafif ve inanılmaz hızlı araçlardı.
- Haunebu Serisi: SS’in (Schutzstaffel) kontrolündeki, daha ağır silahlı ve zırhlı “hava savaş gemileriydi”. Bu araçlar, geleneksel pervaneli uçakların aksine, yerçekimi bozucu (gravity-canceling) elektromanyetik motorlar kullanıyordu. Salla’nın araştırmaları, bu araçların üretim tesislerinin savaşın sonuna doğru tamamen yer altına ve Antarktika’daki güvenli bölgelere kaydırıldığını kanıtlamaktadır.
Vril Enerjisi ve Tachyon Motorları
Bu araçların kalbinde, Thule ve Vril cemiyetlerinin üzerinde çalıştığı “Vril-Enerjisi” veya “Tachyon Konvertörleri” bulunuyordu. Bu motorlar, uzay-zamanın kendisini bükerek aracın etrafında bir plazma kalkanı oluşturuyor ve eylemsizlik yasalarını (inertia) devre dışı bırakıyordu. Bu sayede, pilotlar hiçbir fiziksel baskı hissetmeden inanılmaz hızlara ulaşıp, ani manevralar yapabiliyordu. Bu teknoloji, müttefik devletlerin (ABD ve SSCB) rüyasında bile göremeyeceği bir seviyedeydi.
DÖRDÜNCÜ REICH’IN FİNANSAL TEMELLERİ VE ANTARKTİK GELİŞİM
Almanya’nın savaş alanındaki yenilgisi yaklaştıkça, Nazi elitleri ve onlarla iş birliği yapan şirketler, sermayeyi ve teknolojiyi güvenli bir yere transfer etme planı olan “Aktion Feuerland”ı (Ateş Toprakları Operasyonu) başlattılar.
Sermayenin Kaçışı ve Şirketlerin Rolü
Martin Bormann’ın (Hitler’in özel sekreteri) yönetimindeki bu planla, milyarlarca dolarlık Nazi altını, değerli taşlar ve en önemlisi “teknolojik patentler” tarafsız ülkeler (Arjantin, İsviçre vb.) üzerinden Antarktika kolonisine aktarıldı. Alman bankaları ve çok uluslu şirketler, savaş sonrası dünyada ekonomik varlıklarını sürdürebilmek için “Dördüncü Reich”ın finansal altyapısını kurdular. Bu yapı, bugün küresel ekonomiyi perde arkasından yöneten “Gölge Hükümet” iddialarının temelini oluşturur.
Kurumsal Bir Devlet Olarak Antarktika
Antarktika’daki bu yeni oluşum, geleneksel bir ulus devletten ziyade, devasa bir “Kurumsal Conglomerate” (Şirketler Birliği) gibi işliyordu. Burada ne bir parlamento ne de halk vardı; sadece teknoloji üreten mühendisler, onları koruyan SS taburları ve bu projeleri finanse eden küresel şirketler ağı mevcuttu. Antarktika, insanlığın bilmediği, hukukun dışındaki o “yasaklı bölge” haline gelmişti.










