Kadim Bilgelikten Modern Yanılsamaya
Son yıllarda “öz sevgi” kavramı neredeyse kutsal bir dokunulmazlık kazandı.
Kitap rafları, seminer salonları, sosyal medya akışları bu çağrıyla dolu:
Kendini sev.
Önce sen.
Sınır koy.
Kimse için kendinden vazgeçme.
İçindekiler
Bu söylemler ilk bakışta iyileştirici görünür. Yorgun, kırılmış, değersiz hissetmiş insanlara bir nefes alanı açar. Ancak her güçlü fikir gibi, bağlamından koparıldığında başka bir şeye dönüşme potansiyeli taşır.
Kadim öğretilerde sevgi, bilinci genişleten bir kuvvet olarak tanımlanırdı.
Modern dünyada ise sevgi giderek içe kapanan, koruyucu, hatta zaman zaman saldırgan bir forma bürünüyor.
Peki çizgi nerede bozuluyor?
Şefkatle benlik bakımı arasındaki fark ne zaman egoizme dönüşüyor?
Bu sorular, Slav geleneğinde aşkın ve uyumun simgesi olan Tanrıça Lada’nın mitolojik anlatısıyla beklenmedik bir derinlik kazanıyor. Çünkü burada anlatılan yalnızca bireysel psikoloji değil; bilincin kozmik hareketi.

Benlik Tohumu ve Ayrı Bilinç Meselesi
Kadim kozmolojilerde —ister Vedik, ister Slav, ister Hermetik olsun— ortak bir fikir vardır:
Varoluş, ayrışma ile başlar.
Mutlak olan, kendini deneyimlemek için bilinç kıvılcımlarını ayırır. Bu ayrışma, “ben” hissinin ilk tohumu olan ego çekirdeğini doğurur. Ego burada düşman değildir; bireysel farkındalığın zorunlu aracıdır. Onsuz ayrı bir bilinç mümkün olmaz.
Ancak sorun, bu çekirdeğin büyüme yönünde başlar.
Bilinç iki yöne doğru gelişebilir:
- Birleşerek genişler
- İçe kapanarak şişer
Kadim öğretilerin “kötülük” dediği şey, çoğu zaman bilinçli bir şeytanlıktan değil; bu içe kapanma hareketinden doğar. Benlik kendini merkeze alır, diğer bilinçleri ya yok sayar ya da kendine katmak ister.
İşte Lada’nın uyarısı tam burada yankılanır:
Sevgi, çekim gücüyle birleştirir;
egoizm ise emerek büyür.
Sevginin Yönü: Dışa Akan mı, İçe Kapanan mı?
Gerçek sevgi, doğası gereği dışa doğrudur.
Bir başkasına, hayata, bütüne doğru akar.
Bu akışta ilginç bir paradoks vardır:
Kendinden verildikçe bilinç yok olmaz, aksine genişler. Çünkü sevgi, ego sınırlarını geçici olarak eritir. Bu yüzden kadim geleneklerde aşk, ruhsal yükselişin anahtarı sayılmıştır.
Modern “öz sevgi” söyleminin tehlikesi ise tam burada başlar.
Sevgi enerjisi, bütüne doğru akmak yerine benliğin etrafında dolaşmaya başlar. Kendini koruma, kendini kollama, kendini merkeze alma zamanla kutsanır.
Bu noktada sevgi, besleyici olmaktan çıkar; emici hâle gelir.
Lada’nın metaforu çarpıcıdır:
İçe kapanan sevgi, gelişen bir organizma değil; kanserli bir büyüme gibidir. Dışarıyla bağını kopardıkça çirkinleşir, dengesini kaybeder.
“Kendini Sevmeden Başkasını Sevemezsin” Yanılsaması
Bu cümle modern çağın en çok tekrarlanan mantralarından biridir.
Ama kadim bilgelik açısından bakıldığında sorunludur.
Tarih boyunca derin sevgi deneyimleri yaşayan insanlar —anneler, âşıklar, fedakâr ruhlar— kendilerini sevme üzerine teoriler geliştirmediler. Onlar severken kendilerini unuttular. Ve tam da bu unutma hâlinde daha bütün, daha canlı hissettiler.
Burada kastedilen öz-yıkım değildir.
Kastedilen, benliğin merkez olmaktan çekilmesidir.
Modern psikoloji çoğu zaman sevgiyi bir “potansiyel” gibi ele alır. Oysa kadim bakışta sevgi, kapasite değil; harekettir. Akışa girdiğinde öğrenilir.

Düşük Öz Saygı mı, Tersine Dönmüş Ego mu?
“Kendinden nefret eden insan” figürü de sıkça yanlış anlaşılır.
Kadim perspektife göre gerçek anlamda “kendinden nefret”, egonun yokluğuna değil; aşırı şişmesine işaret eder.
Çünkü nefret, güçlü bir bağdır.
Ve güçlü bağlar, güçlü egolar gerektirir.
Kendini sürekli küçümseyen, değersiz ilan eden kişiler çoğu zaman içten içe çok daha büyük bir benlik fantezisi taşırlar. Hayatın sunduğu gerçeklikle, içsel beklenti arasındaki uçurum acı verir. Bu acı, “öz saygı eksikliği” olarak etiketlenir.
Oysa sorun sevgi eksikliği değil; kabullenemeyen bir egodur.
Vicdanın Susturulması ve “Başarı” Kültü
Modern öz sevgi anlatılarının en tehlikeli yönlerinden biri, utanç ve vicdanı yük olarak tanımlamasıdır. Suçluluk, pişmanlık, sorumluluk “zincir” ilan edilir.
Oysa kadim geleneklerde vicdan, bilincin pusulasıdır.
Rahatsız eder, çünkü yön gösterir.
Vicdan susturulduğunda insan “özgürleşmez”; yönsüzleşir. Başarı, bu noktada ahlaki bağlamından kopar ve salt kazanıma indirgenir. Başkalarının bedeli görünmez olur.
Lada’nın uyarısı serttir ama açıktır:
Sevgiyi içe kapatan bilinç, başkasını hissetme yetisini kaybeder. Ve bu, ruhsal bir çoraklaşmadır.
Gerçek Sevgi Ne İster?
Gerçek sevgi, kolay vaatlerde bulunmaz.
Konfor sunmaz.
Her zaman “iyi hissettirmez”.
Ama dönüştürür.
Benliği küçültür, bilinci genişletir, insanı bütüne biraz daha yaklaştırır. Özveri burada bir erdem değil, doğal bir sonuçtur.
Çünkü sevgi, paylaşılmak ister.
Ve belki de asıl soru şudur:
Kendimizi seviyor muyuz, yoksa kendimize tapıyor muyuz?
💞
“Bu metin, Valeria Koltsova’nın kayıtlarından ilham alınarak sevgiboyutu.com ruhuna uygun şekilde yeniden düzenlenmiştir.”










