Yaratılış Mitleri, Galaktik Toplumlar ve İnsanlığın Gizli Kökenleri
Yaratılış mitleri, genellikle büyük tarihsel, kültürel ve dinsel öneme sahip derin hakikatler olarak kabul edilir.
İçindekiler
- Antik Mısır: Tanrıların Soyundan Gelen Krallar
- Hindistan: Brahma, Vishnu ve Shiva’nın Kozmik Yaratımı
- Maya Uygarlığı: Tüylü Yılan ve İnsanlığın Mühendisleri
- Antik Yunan: Tanrılar Arası Savaş ve Yeni Dünya Düzeni
- Galaktik Meclisler ve Tanrılar Arasındaki Savaşlar
- Atlantis ve Son Büyük Yıkım
- Günümüz: Bilincin Evrimsel Sıçrayışı
Dünyanın bilinen en eski yaratılış hikâyesi, Enuma Eliş olarak adlandırılan Sümer destanıdır. Sayısız nesil boyunca sözlü gelenekle aktarılmış, sonunda Antik Sümer’de yazıya geçirilmiştir. Bu destanda, genç tanrılardan oluşan bir meclisin, yaşlı yaratıcı tanrı babalarını katletmesiyle başlayan bir dizi çatışma anlatılır. Bu mücadeleler, göklerde, dünyada ve tanrılar arasında hâkimiyet kurma savaşı hâline gelir.
Enuma Eliş, yalnızca mitolojik değil, aynı zamanda tarihsel bir belgedir. Bu metin, Mezopotamya halklarının, insanlığın doğuş döneminde Dünya’yı ziyaret eden bir dünya dışı uygarlık hakkında neler öğrendiğini ortaya koyar. Bu varlıkların, yeryüzü üzerinde egemenlik kurmak için birbirleriyle rekabet ettiklerini betimler.
Bu metinlerde yaratıcı tanrılar, ilkel insanı genetik olarak geliştiren varlıklar olarak tasvir edilir. Bu girişimin en bilinen nedeni, insanları “akıllı işçiler” olarak kullanmak, yani tanrılar yerine madenlerde çalıştırmaktı. Böylece ilk Homo sapiens türü, “İjiji” adı verilen daha düşük düzeydeki tanrıların yerine geçmek üzere yaratıldı. Bu varlıklar, tanrılar adına altın ve diğer değerli kaynakları çıkarmakla görevlendirilmişti.
Sümerlerin insanın yaratılışına dair anlattıkları bu hikâye, yalnızca Mezopotamya’ya özgü değildir. Dünyanın dört bir yanındaki kadim metinlerde de, insanın genetik olarak tasarlanması, tanrıların kendi deneylerinin kaderine karar vermesi ve farklı tanrısal gruplar arasındaki çatışmalar ortak bir tema olarak görülür.
Modern bir bakış açısından bakıldığında, Enuma Eliş’in anlattığı şey, bir ileri uygarlık grubunun başka bir dışsal uygarlık tarafından devrilmesi ve yerini yenisine bırakması olabilir mi? Ve bu senaryo, dünyanın farklı bölgelerinde anlatılan yaratılış hikâyelerinde de tekrar eden bir döngü müdür?
Antik Mısır: Tanrıların Soyundan Gelen Krallar
M.Ö. üçüncü binyıldaki Eski Krallık Dönemi, “Piramitler Çağı” olarak bilinir. Bu dönemde yazıya geçirilen Piramit Metinleri, yaratıcı tanrıların insanlarla etkileşimini anlatır. Bu metinlerde, tanrıların ilkel insanı genetik olarak geliştirip “melez bir soy” yarattığına inanılır.
Bu melezler, Antik Mısır’ın yeni yönetici sınıfı hâline gelir. Binlerce yıllık genetik birleşmelerin ardından, bu insanlar artık kendi kendilerini yönetme hakkı kazanır. Ancak bu liderlerin soyu doğrudan yaratıcı tanrılara dayanır. Böylece “kralların ilahi hakkı” doktrini doğar — yani bir hükümdarın otoritesi tanrısal kökenden gelir.

Hindistan: Brahma, Vishnu ve Shiva’nın Kozmik Yaratımı
Hindistan’ın en eski kutsal metinlerinden biri olan Rigveda, üç ilksel yaratıcı tanrıdan bahseder: Brahma, Vishnu ve Shiva. Bu üçlü, bilinen evreni meydana getirir. Brahma’nın doğrudan soyundan gelen Brahmaputra veya “Brahma’nın oğulları”, Hindu tanrılarının tamamını ve nihayetinde insanları yaratır.
Hindu tanrıları insanlarla sık sık etkileşime girer, onlarla birleşir ve melez soylar yaratır. Bu soylar, yönetici sınıfı oluşturur ve otoritelerini tanrısal kan bağlarından alır.

Maya Uygarlığı: Tüylü Yılan ve İnsanlığın Mühendisleri
Popol Vuh (Konsey Kitabı) adı verilen Maya kutsal metni, evrenin, dünyanın ve insanın yaratılışını anlatır. Burada da bir dizi yaratıcı tanrı görev alır. Bu tanrılardan biri, “Tüylü Yılan” olarak bilinen Quetzalcoatl’dır. İnsanları mühendislik yoluyla yaratan bu tanrılar arasında da çatışmalar yaşanır.
Sonunda galip gelen tanrılar bir araya gelir ve bir “tanrılar meclisi” kurarak insanlığın kaderine karar verirler. Tıpkı diğer kültürlerde olduğu gibi, burada da tanrılar insan-melezler yaratır ve bu varlıklar Maya uygarlığının yönetici sınıfını oluşturur.

Antik Yunan: Tanrılar Arası Savaş ve Yeni Dünya Düzeni
Antik Yunan’da Hesiod’un Theogonia adlı eserinde, tanrıların soy ağaçları ve aralarındaki baba katli savaşları anlatılır. Uranüs, en eski yaratıcı tanrılardan biridir; ondan Titanlar doğar ve Kronos bu grubun lideri olur. Kronos’un soyundan ise Zeus’un önderliğinde yeni tanrılar doğar.
Kronos ve Zeus, Uranüs’ü devirmek için birleşir, ancak çatışma bitmez. Sonunda Zeus’un önderliğinde tanrılar, Titanlara karşı büyük bir savaş verir ve zafer kazanır. Böylece insanlığın yeni düzeni Zeus’un egemenliği altında başlar.
İnsanlar, tıpkı Sümer ve Mısır hikâyelerinde olduğu gibi, tanrıların genetik katkısıyla “yükseltilir”. Tanrılarla karışmış bu soy, kahramanları, bilge kişileri ve kralları oluşturur. Zeus ve diğer tanrılar, Olimpos adı verilen bir konseyde düzenli olarak toplanır ve insanlığın kaderini belirler.

Galaktik Meclisler ve Tanrılar Arasındaki Savaşlar
Dünyanın farklı yerlerinden gelen bu yaratılış hikâyeleri, tanrıların birbirleriyle savaştıklarını ve zaman zaman politik meclislerde toplanarak anlaşmazlıklarını çözmeye çalıştıklarını anlatır. Ancak modern yorumlara göre bu “tanrılar”, aslında insanlıkla etkileşime giren dünya dışı uygarlıkları temsil eder.
Günümüz kaynaklarına göre, insanlığı “tohumlayan” veya “yaratan” 24 farklı dünya dışı uygarlık vardı. Bu uygarlıklar, faaliyetlerini koordine etmek için bir Galaktik Konfederasyon kurdu. Bu meclis, tıpkı Enuma Eliş’te anlatılan tanrılar meclisine benzerdi.
Bu uygarlıklar arasında ast gruplar ve farklı türler bulunuyordu; bazen birbirleriyle rekabet ediyor, hatta silahlı çatışmalara bile giriyorlardı. Bu savaşlar, antik metinlerde tanrılar arasındaki patrisit savaşları olarak anlatıldı.
İnsanlık üzerindeki genetik deneylerin geçmişi yaklaşık 500.000 yıl öncesine kadar uzanır. Bu deneyler, dünya üzerinde tekrar eden yaratılış ve yıkım döngülerine neden olmuştur. Son büyük yıkım yaklaşık 12.000 yıl önce gerçekleşmiştir — bunun nedeni, insanlığın hızlı teknolojik yükselişi olarak gösterilir.

Atlantis ve Son Büyük Yıkım
Sümer metinlerine göre, genetik deneylerden doğan Homo sapiens türü hızla gelişmiş, ileri teknolojiler kullanmaya başlamıştır. Bu durum, bazı yaratıcı tanrılar arasında huzursuzluk yaratmıştır.
Platon’un Atlantis efsanesi, bu dönemi sembolize eder. Atlantis halkı, teknolojik olarak son derece ilerlemişti ve M.Ö. 9700 civarında dünya çapında imparatorluk kurma girişimlerine başlamıştı. Platon, antik Yunanların Atlantis’in saldırılarına karşı büyük kayıplar verdiğini anlatır; ancak diğer uygarlıklar bu kadar şanslı değildi.
Bazı kaynaklar — hipnotik regresyonlar, geçmiş yaşam anıları veya Akaşik Kayıtlara erişim yoluyla — Atlantis’in atom silahları kullanarak birkaç uygarlığı yok ettiğini öne sürer.
Günümüz: Bilincin Evrimsel Sıçrayışı
Bugün, insanlığın bilinci büyük bir evrimsel sıçramanın eşiğindedir. Elohim olarak bilinen 24 yaratıcı dünya dışı ırkın geri döndüğü söyleniyor. Ama bu süreç nasıl başarıya ulaşacak? İnsanlık, geçmişteki büyük yıkımı (Tufan) tekrar etmeden bu kez bilinçli bir dönüşüm yaşayabilir mi?
Peki ya bugün yaşanan kaos ve çatışmalar, aslında insanlığın büyük uyanışını hızlandıran katalizörler olabilir mi? Bir zamanlar Atlantis’in düşüşüne yol açan, laboratuvarda üretilmiş bir virüs ve onun yan etkileriyle dolu bir aşı olabilir miydi? O travma bugün yeniden yüzeye çıkıyor olabilir mi?
Dünya dışı uygarlıklar, farklı konseyler ve meclisler aracılığıyla anlaşmazlıklarını çözmeyi nasıl başardı? Dinler, bu süreçte nasıl kullanıldı, manipüle edildi ve farklı çıkarlar doğrultusunda değiştirildi?
Kaynak:
www.exopolitics.org









