Antartika’nın Gizli Tarihi – Bölüm 2
NAZİLERİN ANTARKTİKA VE GÜNEY AMERİKA’YA ÇEKİLİŞİ
Büyük Firar, Highjump Bozgunu ve Washington Üzerindeki Gölgeler
1945 yılı Mayıs ayında Avrupa’da silahlar sustuğunda, Müttefik Kuvvetler mutlak bir zafer kazandıklarını düşünerek kutlamalar yapıyordu. Ancak Berlin’in yıkıntıları arasında yapılan incelemeler, istihbarat servislerini dehşete düşüren bir gerçeği ortaya çıkardı: Nazi hiyerarşisinin en üst düzey isimleri, binlerce seçkin mühendis ve en önemlisi gizli silah projelerinde çalışan bilim adamları hiçbir iz bırakmadan ortadan kaybolmuştu. Bu, tarihin gördüğü en organize ve geniş kapsamlı tahliye operasyonuydu ve rotası çoktan belirlenmişti. Naziler, savaşın son yıllarında ulaştıkları teknolojik üstünlüğü ve ideolojik çekirdek kadrolarını korumak adına, ulaşılamaz bir sığınağa, Antarktika’nın buzları altındaki o gizli kolonilere doğru devasa bir göç başlatmışlardı.
Antarktika Göçü ve Kayıp Filo Gizemi
Nazilerin Antarktika’ya çekilişi, savaşın kaybedileceği anlaşıldığında alınmış panik bir karar değil, Amiral Karl Dönitz’in 1943 yılında “Führer için aşılmaz kale” (Üs 211) açıklamasını yaptığı andan itibaren titizlikle hazırlanan bir stratejiydi. Savaş bittiğinde Alman Donanması’na (Kriegsmarine) ait 100’den fazla denizaltının akıbeti hala meçhuldür. Bu “kayıp filo”, sadece askeri mühimmat değil; dondurulmuş insan embriyoları, ileri teknoloji patentleri, Vril ve Haunebu motor bileşenleri ile Dördüncü Reich’ın temellerini atacak binlerce uzman personeli taşımaktaydı. 1945 yılının Temmuz ve Ağustos aylarında Arjantin’in Mar del Plata limanına beklenmedik bir şekilde yanaşan U-530 ve U-977 denizaltıları, aslında buzdağının sadece görünen kısmıydı. Bu denizaltıların personeli, sorgulamalar sırasında aylar süren gizemli yolculukları hakkında çelişkili bilgiler vermişti; ancak bu gemilerin asıl görevi, Antarktika’daki ana koloniye giden ana filonun dikkatini dağıtmak ve dünyada bir “teslimiyet” illüzyonu yaratmaktı.

Highjump Operasyonu: Antarktika’da İlk Büyük Teknolojik Savaş
1946 yılının sonuna gelindiğinde ABD istihbaratı, Antarktika’daki bu gücün artık görmezden gelinemeyecek bir küresel tehdit olduğunu fark etmişti. Bunun üzerine Amiral Richard Byrd komutasında, tarihin en büyük “bilimsel keşif” maskeli askeri harekatı olan Operasyon Highjump başlatıldı. Bu devasa filo; bir uçak gemisi (USS Philippine Sea), 12 savaş gemisi, bir denizaltı (USS Sennet) ve 4.700’den fazla ağır eğitimli askerden oluşuyordu. Ancak filo hedeflenen bölgeye ulaştığında, buzun içinden ve denizin altından aniden yükselen, o güne kadar görülmemiş bir teknolojiyle karşılaştı. Disk şeklindeki araçlar, ABD savaş uçaklarını saniyeler içinde havada infilak ettiren veya motorlarını anında felç eden sessiz “elektromanyetik ışınlar” kullanarak saldırıya geçtiler. Araçların hızı ve yerçekimine meydan okuyan manevraları karşısında ABD filosu tam bir bozguna uğradı. Planlanan 8 aylık operasyon, sadece 8 hafta içinde, ağır kayıplar ve büyük bir psikolojik yıkımla sonlandırılmak zorunda kaldı.
Amiral Byrd’ün Sansürlenen İtirafları ve Sessizlik Yemini
Operasyonun başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından Amiral Byrd, Şili’de bir gazeteye verdiği röportajda tarihe geçecek bir uyarıda bulundu. Byrd, Amerika’nın artık “bir kutuptan diğerine inanılmaz hızlarla geçebilen araçlara sahip olan bir düşmana karşı acilen savunma önlemleri alması gerektiğini” açıkça ifade etti. Bu açıklama, Washington’da büyük bir infial yarattı. Byrd, ABD’ye döndüğünde Pentagon ve gizli servisler tarafından yoğun bir sorgulamaya alındı ve gördüğü gerçekleri anlatmaması için “milli güvenlik” gerekçesiyle susturuldu. Hatta bazı iddialara göre, Byrd bir süreliğine psikiyatrik gözetim altında tutularak itibarsızlaştırılmaya çalışıldı. Highjump Operasyonu aslında bir keşif değil, buzun altındaki Nazi kolonisini yok etme girişimiydi ve Amerika bu savaşı mutlak bir teknolojik yetersizlikle kaybetmişti.
Operasyon Paperclip: İhanetin ve Sızmanın Teknoloji Köprüsü
ABD, Antarktika’daki gücü askeri yollarla ele geçiremeyeceğini acı bir şekilde tecrübe edince strateji değişikliğine gitti. Bir yandan Operasyon Paperclip aracılığıyla Wernher von Braun gibi dahi Nazi mühendislerini “bilimsel devşirme” adı altında ABD’ye taşırken, aslında bu isimler üzerinden buzun altındaki koloniyle gizli bir diplomasi köprüsü kurmaya çalışıyordu. Paperclip kapsamında getirilen 1.600’den fazla Nazi bilim insanı, kısa sürede NASA ve Pentagon’un en hassas Ar-Ge projelerinin kilit noktalarına yerleştirildiler. Ancak bu isimlerin sadakati Amerikan bayrağına değil, hala Antarktika’daki Dördüncü Reich yapısına aitti. ABD’nin en gizli askeri verileri ve teknolojik altyapısı, bu uzmanlar aracılığıyla Antarktika’daki koloniye sızdırılmaya başlandı. Bu durum, Amerikan askeri-endüstriyel kompleksinin içine yerleşmiş bir “Truva Atı” işlevi görerek, ilerideki büyük sızmanın temellerini attı.
1952 Washington UFO Uçuşları: Nihai Güç Gösterisi
1952 yılının Temmuz ayında Antarktika tabanlı bu güç, diplomatik ve casusluk faaliyetlerinden istediği kesin sonucu almak adına en büyük kozunu oynadı. İki hafta sonu üst üste, ABD’nin başkenti Washington DC semalarında, bizzat Beyaz Saray ve Pentagon üzerinde bir UFO filosu gövde gösterisi yaptı. Bu araçlar, radar sistemleriyle alay edercesine hareket ediyor ve onları durdurmak için havalanan ABD savaş uçakları yaklaştığı anda imkansız hızlara ulaşarak gözden kayboluyorlardı. Uçaklar üsse döndüğünde ise araçlar tekrar Beyaz Saray üzerinde beliriyordu. Bu olay, Amerikan ordusunun kendi başkentini bile korumaktan aciz olduğunun tüm dünyaya ilanıydı. Bu stratejik kuşatma, dönemin başkanı Truman’ı ve yeni seçilen Eisenhower’ı diz çökmeye zorlayarak, ABD’nin Antarktika’daki bu karanlık güçle masaya oturmasına ve insanlık tarihinin en büyük sırlarını barındıran o gizli anlaşmaları imzalamasına giden yolu açtı.

GİZLİ ANLAŞMA
ABD Askeri-Endüstriyel Kompleksinin Antarktika İle Zoraki İttifakı
1950’lerin başında Amerika Birleşik Devletleri, daha önce hiç karşılaşmadığı türden bir varoluşsal krizle karşı karşıyaydı. Bir yanda Soğuk Savaş’ın nükleer tehdidi, diğer yanda ise Antarktika’dan yükselen ve teknolojisiyle her türlü savunma hattını felç eden Dördüncü Reich gücü… 1952 Washington uçuşlarından sonra Pentagon ve Beyaz Saray, bu gücü askeri olarak yenemeyeceklerini kesin olarak anlamıştı. Bu çaresizlik, ABD’yi tarihin en karanlık ve en gizli diplomatik süreçlerinden birine itti. Artık mesele bu gücü yok etmek değil, onlarla nasıl bir ortaklık kurulacağı ve bu ileri teknolojinin nasıl paylaşılacağıydı. İşte bu süreç, modern dünyanın “Gölge Hükümet” yapısının ve bugün bildiğimiz küresel askeri-endüstriyel kompleksin (MIC) gerçek doğum anıdır.
Başkan Eisenhower’ın Holloman Hava Üssü’ndeki Gizli Randevusu
1954 yılının Şubat ayında, Başkan Dwight D. Eisenhower’ın resmi programında “diş tedavisi” için acil bir ara verildiği duyuruldu. Ancak bu, dünya dışı ve Antarktika tabanlı güçlerle yapılacak tarihin en gizli toplantısı için bir kılıftı. Eisenhower, Holloman Hava Üssü’ne giderek burada insanlık tarihini kökten değiştirecek bir görüşme gerçekleştirdi. Geleneksel diplomasi kurallarının tamamen dışında kalan bu görüşmede, Antarktika kolonisini temsil eden heyet ve onlarla bağlantılı olduğu iddia edilen “Nordik” görünümlü gruplarla masaya oturuldu. Eisenhower, başlangıçta bu grupların teknoloji transferi karşılığında nükleer silahsızlanma gibi şartlarını reddetmeye çalışsa da, müttefiki olan askeri kanadın baskısı ve Antarktika tabanlı Alman grubun teknolojik gövde gösterisi karşısında geri adım atmak zorunda kaldı. Bu görüşme, ABD’nin egemenliğinin bir kısmını bu gizli yapıya devrettiği o meşhur “Gizli Anlaşma”nın temelini oluşturdu.
Gizli Anlaşma ve ABD Askeri-Endüstriyel Kompleksine Sızma
İmzalanan bu anlaşma, görünürde bir teknoloji paylaşım protokolü gibi dursa da, aslında Antarktika tabanlı Alman grubunun ABD’nin tüm savunma ve sanayi altyapısına sızması için açılmış devasa bir kapıydı. Anlaşma uyarınca, Antarktika’daki ileri teknoloji prototiplerinin (antigravite araçlar, enerji silahları vb.) seri üretimi için Amerikan kurumsal devlerinin (Lockheed, Northrop, Douglas, Boeing) tesisleri kullanılacaktı. Ancak bu sürecin bir şartı vardı: Üretimi ve Ar-Ge’yi bizzat Antarktika’dan gelen ve Paperclip operasyonuyla çoktan sisteme yerleşmiş olan Alman mühendisler denetleyecekti. Bu durum, ABD askeri-endüstriyel kompleksinin kalbinde, Pentagon’un bile tam olarak kontrol edemediği “devlet içinde devlet” yapısının oluşmasına yol açtı. Antarktika tabanlı yapı, Amerikan sermayesini ve iş gücünü kullanarak kendi uzay filosunu (Solar Warden ve diğer programlar) devasa boyutlara taşıdı.
ABD Askeri Yapısı ve Dördüncü Reich Arasındaki Ortak Çalışma
Anlaşmanın yürürlüğe girmesiyle birlikte, 1950’lerin sonundan itibaren Antarktika ve ABD arasında yoğun bir personel ve malzeme trafiği başladı. Bu süreçte, ABD Deniz Kuvvetleri ve Hava Kuvvetleri bünyesinde oluşturulan ” Kabul Edilmemiş Özel Erişim Programları” (Unacknowledged Special Access Programs), bütçelerini doğrudan Kongre denetimi dışındaki gizli fonlardan almaya başladı. Amerikan askerleri ve mühendisleri, Antarktika’daki buz altı şehirlerinde kurulan ortak tesislerde Alman mevkidaşlarıyla birlikte çalışmaya başladılar. Ancak bu ortaklıkta kontrol her zaman Antarktika tarafındaydı. Salla, bu dönemde üretilen teknolojilerin sadece küçük bir kısmının ABD ordusunun kullanımına sunulduğunu, asıl devrimsel teknolojilerin ise “Küresel Elitler” ve Antarktika’daki Dördüncü Reich yapısı tarafından saklandığını vurgular. Bu, insanlığın bir kısmının teknolojik olarak ışık hızına ulaştığı, geri kalanının ise hala fosil yakıtlara mahkum edildiği o büyük ayrışmanın (Breakaway Civilization) başladığı noktadır.
Antarktika’nın Dünyaya Açılması ve Uluslararası Perde
Anlaşmanın sağladığı güven ortamıyla birlikte, 1957-58 Uluslararası Jeofizik Yılı bahane edilerek Antarktika’nın tüm dünyaya “bilimsel araştırmalar için” açıldığı ilan edildi. 1959 yılında imzalanan Antarktika Antlaşması, aslında kıtayı korumaktan ziyade, buzun altındaki devasa askeri ve endüstriyel faaliyetleri meraklı gözlerden saklamak için oluşturulmuş hukuki bir kalkandır. Bu antlaşma sayesinde, kıtanın büyük bir bölümü “özel askeri alan” ilan edilerek sivil uçuşlara ve denetimlere kapatıldı. ABD ve müttefikleri, bu yasal kılıf altında Antarktika’daki üsleri modernize etmeye ve buzun altındaki o devasa teknolojik şehirlere her yıl milyarlarca dolarlık kaynak aktarmaya devam ettiler. Artık Antarktika, dünya üzerindeki herhangi bir devletin malı değil; küresel şirketlerin, gizli cemiyetlerin ve teknolojik bir üst insan grubunun yönettiği, dünyanın geri kalanından izole edilmiş gizli bir “yönetim merkezi” haline gelmişti.
✍️ Serinin Diğer Yazıları
Antartika’nın Gizli Tarihi – Bölüm 1









