Ebedi Yolcu – Bölüm 1 – Sıra Dışı Ziyaretçi
Pek çok insan, odada birinin var olduğunu hissettiği o tekinsiz duyguyu yaşamıştır; oysa içeride tek başınıza olduğunuzdan da bir o kadar eminsinizdir.
Ben normalin ötesinde duyarlı bir tip değilimdir; bu yüzden çalışma odamda çalışırken bir başka varlığın mevcudiyetini sezinlediğimde, kendime mecazi bir tedirginlik yarattım ve bir başka kitap ortaya çıkarmayı umduğum o not yığınını tasnif etmeye devam ettim. Son kitabım basılmıştı ve böyle bir olayı takip eden o heyecanlı aranın yorgunluğunu üzerimden atmıştım; katı bir zorunluluk beni bir sonrakini hazırlama işine girişmeye itiyordu.
Uzun zamandır, insanlığın kökenleri olduğuna inandığım şeyler hakkında; “Yaratılış“ın (Genesis) sembolizminden veya Bilim’in Darwin’den esinlenerek “doğal seçilim” kuramı etrafında ördüğü yarım doğrulardan gerçeğe daha yakın bir şeyler yazma arzusu duyuyordum. Şüphesiz her ikisi birden doğru olamazdı. Bu amaçla yıllarca geniş çaplı okumalar yapmış, derinlemesine düşünmüş; efsane ve söylencelerde, yazıtlarda ve papirüslerde saklı olanlar da dahil olmak üzere, her türlü kaynaktan hakiki bilgi ve esin almak için büyük çaba sarf etmiştim. Bunlardan, dünyanın çok uzak bölgelerinde yaşayan ve aralarında o dönemde bilinen hiçbir iletişim aracı bulunmayan halklar tarafından ortaya konan fikir ve efsanelerdeki şaşırtıcı benzerliği keşfettim. Dağlarda ve mağaralarda, monolitlerde ve çömleklerde; tarihin öylesine derinliklerine uzanan yüksek bir medeniyet ve kültür derecesine işaret eden aynı sembollere rastlanmaktadır ki, bilim bu dönemlerde insanın henüz zihin gelişimi zayıf bir taş devrinde olduğunu iddia etmekteydi.
İnsan nerede ve nasıl başlamıştı ve onun o kederli mücadele ve yenilgi tarihi, herhangi bir tinsel iyilik fikriyle nasıl bağdaştırılabilirdi? Bunlar zihnime hükmeden düşüncelerdi. Olaylar dizisinde eksik olan bir anahtar var gibiydi; eğer bu bulunabilirse, anlayışımıza giden daha ileri kapıları açmak mümkün olabilirdi.
Sanırım hafif bir bıkkınlık hissiyle iç çekmiştim ki hemen ardından o yalnız olmadığım hissini tekrar yaşadım. İzlendiğimi hissediyordum. Eğer bir kişiye, ne kadar dalmış olursa olsun, yeterince dikkatle bakarsanız, er ya da geç başını kaldıracaktır. Düşüncelerimin sürekliliğini bozmaya gönülsüzce başımı kaldırdım ve kapıya doğru baktım.

Zihnim hala varsayımlar denizinde sürüklenirken, kesinlikle hayal gücümün bir ürünü olması gereken şeye kuşkuyla baktım; faaliyetlerini bu kadar dikkatle incelediğim o eski zaman figürlerinden biri öznel vizyonuma girmiş olmalıydı. Çünkü odanın o köşesinin gölgeleri arasında bir adamın silüeti duruyordu. Kasvetli bir öğleden sonraydı ve okuma lambam açıktı, bu yüzden başlangıçta ziyaretçimin tam görünüşünü seçemedim. Ancak yavaş yavaş gözlerim odağını ayarladı ve darmadağın olmuş aklım, bu sıra dışı durumla başa çıkmak için geçmişten günümüze savrulup geldi.
Şaşkınlığım içinde, figür, başını eğerek doğululara özgü bir selam verdi ve bu tuhaf varlığın çehresinde bir gülümseme belirdi. Küçük bir sakalı olsa da, adamın orta yaşlarda olduğunu söyleyebilirim; hatları ince bir şekilde işlenmişti ve bir kahinin sinsi bilgeliğini ele veriyordu. Gözleri karanlıktı ve lambamın ışığını yansıtmaktan fazlasını yapan bir parlaklığa sahipti; bakışlarımı hapseden adeta manyetik bir niteliği vardı. Üzerinde zengin ve ustalıkla kesilmiş, ne olduğu belirsiz bir materyalden yapılmış kemerli bir cübbe vardı. Ancak bu adamın en göze çarpan özelliği, ondan yayılan o ilahi güçtü ki bu; başlangıçtaki korku hissimi dağıtıyor ve ona karşı güven duymamı sağlıyordu.
Vakur selamını verdikten sonra yabancı öne doğru ilerledi ve içgüdüsel olarak ayağa kalktım. “Size iyi günler dilerim,” dedi; sesinin o güven veren, melodik niteliği beni anında çarpmıştı. Bu dünyaya ait olmayan bir güce işaret eder gibiydi. “Bu nezaketten yoksun giriş için affınızı diliyorum,” diye devam etti, “fakat vaktinizden sadece kısa bir aralık rica ediyorum.”
O anın şaşkınlığı içinde bir koltuğu işaret etmiş olmalıyım, çünkü yabancı ona doğru süzüldü ve sadece giysilerinin hışırtısıyla hareketini belli ederek oturdu. Yüz hatları okuma lambasının ışık halesi içine girdiğinde, bir miktar ürperti ve aceleyle ben de oturdum. Çünkü ziyaretçimin kanlı canlı bir ölümlü değil, ya hayal gücümün bir ürünü ya da bir başka dünyadan bir tezahür olduğu iyice aşikâr hale geliyordu.
Yabancı şaşkınlığımı sezmiş gibiydi; uzattığı elini tuttuğumda doğal bir sıcaklıkta olduğunu anladım. Bu jeste eşlik eden gülümsemesi öylesine samimi ve dostçaydı ki, büyüyen korkularım karmaşa içinde dağılıp gitti. Garip bir şekilde bu adamı tanıyor gibiydim; gerçi bu tabii ki mümkün olamazdı — yoksa olabilir miydi? diye merak ettim. Fakat bu düşüncenin peşinden gidemeden, ziyaretçim bakışlarını masamın üzerindeki darmadağınık kağıt ve not yığınına indirdi.
“Hadsizliğimi bağışlayın,” dedi, “fakat bir kitap daha mı yazıyorsunuz?”
Yazar olduğumu nereden bildiğini merak ettim. Henüz o aşamaya pek gelmediğini, aslında nasıl aşacağımı henüz göremediğim zorluklar olduğunu mütevazı bir tavırla belirttim. Kendime belirlediğim görevin mahiyetini açıkladım ve ekledim: “Tanrı’nın iyiliğine ve Yaratılış’ın şefkatli amacına o kadar inanıyorum ki; insanlık tarihinin ruhsuz bir evrimin kasvetli bir kaydı olmaktan çok, iyicil bir anlamı ve amacı olduğunu göstermek istiyorum. Cevabın tarih öncesi tarihte yattığına inanıyorum ancak izini süremediğim eksik bir anahtar var gibi görünüyor.”
Ziyaretçim ağırbaşlılıkla başını salladı ve konuşmadan önce bir an düşündü. “İçinde bulunduğunuz açmazdan haberdardım ve görevinizde size yardımcı olmak amacıyla sizi ziyaret etmeye cüret ettim.”
Gözlerim, onun bu dünya dışı görünüşü üzerinde gezinirken şaşkınlıkla açıldı. Aceleyle devam etti: “Bahsettiğiniz tarih dönemi hakkında bir miktar bilgim var ve sizin ulaşamayacağınız kayıtlara erişimim bulunuyor. Bu dönemleri, okurlarınızı insan varoluşunun gerçekte ne olduğu konusunda yeni bir anlayışla etkileyecek tutarlı bir düzene bağlamada size yardımcı olmak bana büyük keyif verecektir.”
Artık merakımı daha fazla dizginleyemedim. “Bağışlayın,” diye sordum, “fakat kim olduğunuzu bana söylemenizin sakıncası var mı?”
Sorumu ustaca savuşturdu. Belki de bir göz yanılmasıydı ama nezaketsiz görünmeden beni sadece kısmi bir cevapla tatmin etti. “Adım Zerros,” dedi, “ve çalışmalarınızla yakından ilgileniyorum. Yaşamın, üzerinde meşgul olduğunuz konuların ardında yatan yönlerini dünyaya sunmayı hedefleyen bir oluşumun parçasıyım.”
“Ve ben onların sahasına mı tecavüz ediyorum?” diye sordum.
“Aksine. Çalışmalarımıza somut bir biçim kazandırabileceğimiz bir kanal arıyorduk ve sizde tam olarak aradığımız şeyi bulduk. Eğer bizimle iş birliği yapmaya istekli olursanız karşılıklı olarak birbirimize yardımımız dokunabilir.”
Bu söz karşısında hissettiğim heyecanla gözlerim yuvalarından fırlamış olmalı. Her şey o kadar olağanüstü, o kadar inanılmazdı ki, doğuracağı sonuçları kavramakta güçlük çekiyordum. “Bu ne tür bir oluşum?” diye sordum, başka bir sebepten çok zaman kazanabilmek için.
Ancak kendisini Zerros olarak adlandıran kişi bu noktada renk vermeyi reddetti. “Eğer size bu bilgiyi verirsem bu sizin için pek bir şey ifade etmez ve konuyu karıştırabilir; konumuzun ve sizin konunuzun özdeş olması şimdilik yeterlidir. Size görünüşüm ve kılığım itibarıyla tuhaf gelen benim, şu anda fiziksel bir varlık olmadığımı tahmin etmişsinizdir. Yine de sizi temin ederim ki dünyanızdaki olaylarla yakın temas halindeyim ve yegâne arzum size ve sizin gibi düşünenlere yardımcı olmaktır.”
Kısa bir duraksamanın ardından devam etti: “Zihninizde, günümüz insanlığının sorunlu varoluşunun altında yatan ruhsal gerçeklikler hakkında ileri fikirleriniz olduğunu görüyorum. Kendi deneyim düzleminiz dışındaki varoluş hallerinin farkındasınız ve ancak tüm olası deneyim düzlemlerinin kapsamlı bir incelemesiyle insan varoluşu bilmecesini çözebilmeyi umut ediyorsunuz.”
Zihnim tutarlı bir konuşma yapamayacak kadar hızlı çalışırken sadece başımla onaylayabildim.
“Sizi temin ederim ki ziyaretimin çok gerçek bir amacı var; aslında, sizinle olan bu temasın ben ve meslektaşlarım tarafından ne kadar uzun süredir değerlendirildiğini ya da hazırlıklar için ne kadar devasa bir emek harcandığını söylesem bana inanmazdınız. Dünyanız, yeni fikirlere ve yeni bir anlayışa hazır olduğu zihinsel bir gelişim noktasına ulaştı. Bu tür bilgiler eninde sonunda insan varoluşunun tüm gidişatını değiştirecek ve eskisiyle taban tabana zıt olan yeni bir yaşam biçimini ortaya koyacaktır.”
“Peki, bana bu konuda nasıl yardım etmeyi öneriyorsunuz? Kitabı bana dikte mi ettireceksiniz?”
Zerros cevap vermeden önce bana çok yakından baktı. “Güven ve itimadınızı rica etmek zorundayım,” dedi sonunda, “çünkü size kabul etmesi çok zor bir ihtimal sunacağım. Eğer başarılı olacaksak, bana ve teklifimi gerçekleştirme gücüme olan tam inancınız gerekli olacaktır. Lütfen söyleyeceklerimi çok dikkatle dinleyin.”
Zerros düşüncelerini topluyor gibi görünürken bir sessizlik oldu. “Sanırım, yeryüzü dünyasındaki olayların, Dünya’nızı çevreleyen ve benim ‘plastik eter‘ olarak adlandırabileceğim alan üzerindeki etkileriyle, tıpkı sizin kayıt cihazlarınızın çalışma prensibine benzer bir biçimde, otomatik olarak nasıl kaydedildiğinin farkındasınız.” Ben başımla onaylayınca devam etti: “Dünya’nızda gerçekleşen her olay, her titreşen düşünce, bu etere mühürlenmiştir. Siz bu kayıtlara ulaşamazsınız; zira böylesine incelmiş titreşimlere uyumlanamayacak kadar yoğun bir fiziksel bedenle perdelenmiş durumdasınız. Fakat benim çalıştığım düzlemde biz bunları kullanabiliyor ve yeryüzü tarihinin o uzun çağlarında nelerin yaşandığını hatırı sayılır bir ölçüde görebiliyor, hatta yeniden inşa edebiliyoruz.”
Hayretle nefesim kesildi. Bazı aşırı duyarlı insanların geçmişin bu kayıtlarından kesitler görebilmesinin mümkün olduğunu biliyordum; ancak tüm tarihleri okumak, resimleri yeniden inşa etmek…! “Yani bana Hastings Savaşı, Roma’nın yakılışı ya da…. ya da…. Adem ile Havva’nın hikâyesi gibi olayları görebildiğinizi mi söylüyorsunuz?”
Zerros anlayışla gülümsedi. “Belirli yönlerini, evet. Evet, hatta o Adem ile Havva’nın garip sembolizmini bile; fakat sizin yorumcularınızın kurguladığı gibi harfi harfine değil. Ancak sadece geçmişi görmekle kalmıyoruz, geleceğin sayfalarını da bir dereceye kadar açabiliyor ve olayların nasıl sonuçlanacağına dair bir fikir verecek eğilimler sentezi üretebiliyoruz; gerçi bu, inceleme altındaki olayların seviyesine bağlıdır. Görüyorsunuz ya; bilinciniz geliştikçe, düşünceleriniz dünyeviden tinselliğe yükseldikçe, ‘zaman’ dediğiniz şey ebediyetle veya isterseniz zamansızlık diyebileceğimiz şeyle birleşir. Ne kadar aşağıya, dünyeviye yaklaşırsanız, resme o kadar çok özgür irade dahil olur. En tepede ise özgür irade, Tanrı’nın İradesi ile birleşmiş olmalıdır ve olayları etkilemeyi bırakır; orada ilahi yasa müdahaleden azadedir ve daha net bir resim elde edilebilir. O kutsal seviyede kehanet kesin bir bilimdir; ancak özgür irade ne kadar çok müdahale ederse, kehanet o kadar çarpıtılır.”
Çalışmalarımdan biliyordum ki zaman düşündüğümüz şey değildir; o daha ziyade anlayışın önüne set çeken ve bakış açımızı daraltan bir zihin hapishanesidir. Fakat itiraf etmeliyim ki böylesine sarsıcı bir iddiaya hazır değildim. “Şüphesiz,” diye itiraz ettim, “sadece zamanın izinde ilerleyip, örneğin koca ulusların nasıl yükseleceğini veya çökeceğini bilemezsiniz, değil mi?”
Zerros, bana tanıdık olmayan değerlere dayalı bir muhakemeyi aktaracak kelimeleri seçmeye çalışarak, “Şunu anlamalısınız,” dedi, “zaman sizin fiziksel evreninize, duyusal algınıza aittir; o, zamansızlıkla birleşmeye başladığı eterik alemlerden maddi olana doğru uzanır. Herhangi bir nesneyi ölçebilirsiniz ama Ruhu ölçemezsiniz. Eğer astronomi çalışıyorsanız, zamanınızın, olayları tarif etmek için ‘ışık yıllı‘ gibi tuhaf terimler icat etmek zorunda kaldığınız başka bir şeye dönüştüğünü görürsünüz.”
“Bunu okurlarıma açıklamak zorunda mıyım?” diye endişeyle sordum. Zerros bir okul çocuğu gibi neşeyle güldü. “Ne sizin ne de onların inancını o derece zorlamayı düşünmüyorum. Onların zaman algısının ne olduğu önemli olmayacak. Ben sadece, sonuçta fiziksel bir yasadan ibaret olan şeyi aşma yeteneğimi vurguluyordum. Ve kitabınızı sizin yerinize dikte etme niyetinde değilim; sizi sadece bir yazman yapmaktan daha etkileyici tekliflerim var.” Devam ederken bana keskin bir bakış fırlattı ve soruyu son derece ciddi bir tavırla sordu: “Daha önce hiçbir insanoğluna sunulmamış türden bir maceraya benimle atılmaya hazır mısınız?”
“Macera denince akan sular durur,” diye yanıtladım, “özellikle de bu kitabı yazmama yardımcı olacaksa. Fakat önce biraz daha bilgi almak isterim.”
Zerros şimdi sesinde benim için kaybolmayan bir anlam derinliğiyle konuştu. “Varsayalım ki, yeryüzü tarihinin o muazzam destanını en başından itibaren size ne kadar canlı bir şekilde betimlersem betimleyeyim; bunun yerine, o kozmik öneme sahip olayların gerçekleştiği sahnelere bizzat gitmenizi, kısacası tarihe canlı tanıklık etmenizi sağlasam. Uzay ve zamanın derinliklerine benimle eşlik etmeye ve diyelim ki bu gezegenin bizzat doğuşuna şahitlik etmeye ne dersiniz?”
“A.. a.. ama bu mümkün değil,” diye itiraz ettim, aklımı yitirdiğimi hissederek. Hayal gücümle milyonlarca yıllık zaman dilimlerinde yolculuk yapmaya alışkındım ama bizzat gitmek, görmek…. geri getirmek…. hayır, hayır, bu düşünülemezdi. Ziyaretçime kuşkuyla baktım; sanki benden gidip denizde bir balık gibi yaşamamı istemişti!
Zerros şaşkınlığımı anladı ancak duyularımı sarsan bu fikri genişletmek için bir çaba göstermedi. Sadece nazik ifadesiyle orada oturup bana baktı; ondan bana yayılan, yatıştıran, sakinleştiren ama kararımı etkilemek için hiçbir girişimde bulunmayan o gücü hissedebiliyordum. Yine de garip bir şekilde, bu kararın zaten benim tarafımdan, belki de bir başka deneyim düzleminde verilmiş olduğunu düşünmekten kendimi alamadım. Rasyonel zihnim tüm bu fikri fantastik ve ciddiye alınmayacak bir şey olarak reddederken, içimdeki karşı konulamaz bir şey kabul etmeye zorluyordu. Onun istediğini yapmam gerektiğini anlamaya başladım. Bunun hayatımın amacının, var oluş nedenimin olduğunu hissettim. Ben bu işi yapmak için Dünya’ya gelmiştim.
Neredeyse farkında olmadan sesini duydum; nazik ve ikna edici bir şekilde konuşuyor, güven aşılıyordu. “Sizi temin ederim ki makul bir güvenlik içinde olacaksınız; gerçi açıkça geride bırakılması gereken fiziksel bedeniniz için bazı riskler olabileceğini inkar etmeyeceğim. Fakat emin olun ki her ihtimal uzmanlar tarafından en ince ayrıntısına kadar değerlendirilmiş ve riskler yok denecek kadar azaltılmıştır.”
Okurlarımı bundan sonraki tartışmalarla yormayacağım.
Zerros bana hem kendi yaşamı ve işi hem de bu gezegenin tarihi hakkında çok şey anlattı. Sonunda, rasyonel itirazlarım giderildiği için değil, içimdeki o “hayır” dememe izin vermeyen dürtü nedeniyle teklifi kabul ettim. Son olarak Zerros bana, kitabımla ilgili sormak istediğim herhangi bir soru olup olmadığını sordu.
Bir süre düşündüm, o kadar çok soru vardı ki. Sonra aniden zihnim beni rahatsız eden o tek soruya odaklandı: “Adem ile Havva’nın İncil’deki öyküsü, evrim kuramı hakkında bildiklerimizle nasıl bağdaştırılabilir?”
Zerros hiç tereddüt etmeden cevapladı: “Onlar elbette bireyler değildi; bugün dünyadaki tüm kötülüklerin ilk erkek ve ilk kadına kadar izlenebileceğini kabul edecek pek az kişi vardır. Sizin ‘Yaratılış’ (Genesis) bölümünüz, İnsan anlayışı terimleriyle ifade edilemeyecek bir şeyin mistik ve şiirsel bir yorumunu içerir. Şöyle diyebiliriz: Adem, Ademik Irk’ı, Dünya’nın ilk gerçek insanlarını temsil eder. Fakat o aynı zamanda yaratıcı zekâdaki eril unsuru da temsil eder; zira saf Ruh’ta cinsiyet ayrımı olamayacağını, bunun ancak tezahür süreciyle ortaya çıkabileceğini anlamalısınız. Her Adem için bir Havva vardır ve saf Ruh aleminde onlar kendi homojen varlıkları içinde bir bütündürler. Deneyime iniş süreci sırasında cinsiyetler birbirinden ayrıldı ve öz-iradenin kullanılmasıyla zorunlu kılınan bu çatallanmanın doğurduğu pek çok gerilim yaşandı. Fakat şimdi bu nokta üzerinde durmayacağım; umudum odur ki, bizzat gözlemleyeceğiniz şeyler aracılığıyla hakikatin idrakine varacaksınız.”
Bu büyüleyici konuyu bırakmaya gönülsüzce sordum: “Sanırım Dünya’nın da her zaman insanlık kadar evrimleşmesi amaçlanmıştı?”
“Yeryüzünün, bugün bildiğiniz hâliyle, başlangıçta İlahi Tasarım’ın bir parçası olduğu düşüncesinden sıyrılmanız gerekir. Çünkü Tanrı’nın, çocukları için; var olabilmek adına bile büyük emek, acı, yoksunluk ve hayal kırıklığıyla dolu bir dünya hazırlamış olabileceğini açıklamak için sayısız çaba harcanmıştır. Oysa O’nun arzusu, milyonlarca insanın başarıya ulaşmayı zorlaştıran koşullar içinde, yalnızca hayatta kalabilmek uğruna ömür tüketmesi olamazdı. Fakat düşmüş bir ruhsal varlıklar soyu, bunu zorunlu hâle getirdi. Yaşamın anlamını ancak, insan varoluşunu kozmik bir düşüşten sonra başlayan ve kavrayışınızın ötesindeki ölçülerde süren çok uzun bir yeniden iyileşme ve dönüş yolculuğu olarak gördüğünüzde bulabilirsiniz. Yine de bütün bunların ardında yaratıcı bir Tasarım vardır: yüce, merhametli ve hayal gücünüzün ötesinde kusursuz bir Tasarım. Benim amacım ise, bu büyük Tasarım’ın en azından kıyısındaki perdeyi aralayarak, onu kuran Kudret’in mutlak iyiliğini bir nebze olsun kavrayabilmenizi sağlamaktır. ”
Gelecekteki ziyaretlerle ilgili bir miktar daha konuştuktan sonra Zerros, gitmesi gerektiğini belirtircesine ayağa kalktı. “Dostum, sana Hakikat’in bütününü eksiksiz biçimde açıklayabileceğime söz veremem; hiçbir insan zihni buna ulaşamaz. Çözümsüz bırakmak zorunda kalacağımız pek çok şey olacak. Fakat Yüce Olan tarafından takdir edilmiş olan, sonunda mutlaka galip gelecektir; başka türlü olması mümkün değildir. Şimdi gitmem gerekiyor. Bir daha buluşuncaya dek, Sonsuz Olan’ın kutsaması seni sınırsız sevgisinin içinde korusun.”
Zerros’un görüş alanımdan nasıl kaybolduğunu bilmiyorum; bir an oradaydı, sevgi ve güven yayıyordu, sonra yok oldu. Belki de bunun sebebi, o harika kişiliğinin görünürlüğü kesildikten çok sonra bile sinmiş kalmasıydı. Ayrılmadan önce bana uymam gereken bazı talimatlar vermişti. Şimdi varlığımı kaplayan o duygusal heyecanı yatıştırma çabasıyla bunların üzerinden geçtim. Nelerin yaşanacağını düşünmeye bile cüret edemiyordum. Çünkü ben; sıradan, önemsiz bir insan… insanoğlunun başına gelebilecek en tuhaf ve en olağanüstü serüvenleri yaşamaya hazırlanıyordum.
Kaynak ✍️
Ripley Webb – The Eternal Pilgrim
thenewearth.org








